DOĞU TÜRKİSTAN İÇİN YARIN CUMA NAMAZINDA FATİHTEYİZ İNŞAAALLAAAAHHHH.
BUİLD ENGİNEER AND REAL ESTATE in Turan Coğrafyası
Mücahid Alperen ÇELİKTÜRK isn't in your network. Add Mücahid Alperen ÇELİKTÜRK
|
muammerwrote:
Bir Gönül Dostuna Cevap
Rıza-yı Hak için çıkmışız yola Kullların engeli yıldırmaz bizi Onulmaz dostların açtığı yara Düşmanın kurşunu öldürmez bizi Ayrılık olursa öz ile sözde İçimiz dışımız kavrulur közde Ülkümüz nişanlı arpacık gezde Şer güçler hedeften kaldırmaz bizi Yalınayak geçtik dikenden taştan Ne çıkar rüzgardan, doludan, kıştan Yırtılan destanlar yazılır baştan Tufanlar sahneden sildirmez bizi Kader bu...teslim ol, kafayı yorma Aklın kaynağını deliden sorma Aylara, yıllara üzülüp durma Sıcaklar soğuklar soldurmaz bizi Gittiğimiz Hak Yol öyle bir yol ki Hırs atına binmek günahtır belki Sabrımız, sevdamız o kadar bol ki Okyanuslar aksa doldurmaz bizi Sıcak tut sevgiyi aşk ocağında Yaşa da olgunlaş gam kucağında Şu ruhsuz dünyanın şu zül çağında Olanlar ağlatır güldürmez bizi Sözünde durandır yiğitin hası Mezarda bitmez dostun vefası Üç günlük dünyanın binbir cefası 'Böldü' deseler de, böldürmez bizi Sağlam atılmışsa temeller eğer Allah rızasıysa emeller eğer Niyete uygunsa ameller eğer Kimseler yem için yeldirmez bizi çile, bela yağıyorken etrafa Hak, adalet dedik çıktık ön safa 'Kötü' tanıtsa da üç-beş et kafa Tarih kötü diye bildirmez bizi Fitneye en güzel cevap sükuttur Öfke günah dolu, sevap sükûttur Tuzağa çok düştük hayli vakittir Tedbir bataklara daldırmaz bizi Bir ateş yakılır, sönmez bir daha Bu bayrak gönderden inmez bir daha İlkbahar hazana dönmez bir daha Mevla yâd ellere yoldurmaz bizi Abdurrahim Karakoç
5 days ago
|
|
|
nazlıcan fıratwrote:
Yokluğunun hüznünde... Ayaklandı kâfirler... Gel ey Sultanim...
Sen varken dil uzatamazlardı ne Rabbimize ne de dinimiz İslâm'a. Simdi kudurdular, beter oldular. Rabbimizi inkâr ediyorlar. Hâlâ İslâm'a çamur atıyorlar. Ve biliyor musun ey Allah'ın Resulü, elbette görüyorsundur: Simdi de sana hakaret ediyorlar... Bunların sonu ne olacak? Cehenneme sığar mı bunlar? Yeter mi cehennem ateşi onlara? Yetmez ya Resûlallah! Ben onları Rabbime havale ediyorum. Tıpkı Senin gibi... Taif'te taşlandığın gün gibi... Ya Resûlallah özledik seni... Seni çok özledik Ya Resûlallah. Şu kötülüklerle bezenmiş kirletilmiş dünyaya, Sırtımı dönüp, gözlerimi kapatıp, seni arıyorum kaybolan yerlerde... Seni her geçen gün daha çok kaybeden bu ümmetin, O hâle geldi ki, kâfiri dost bilip İslâm'ı önlerine serdi. Maksadım şikâyet değil; hüznündeyim Sevgili, Kâbe'de namaz kılarken mübarek başına saçılan pislikleri, o gün biricik kızın temizlemişti. Simdi yok Fatımalar ya Resûlallah... Sana yapılan çirkinlikleri temizleyecek: Fatımalar yok... Hamzalar yok... Ebû Bekirler yok... Sessiz kaldı ümmetin. Sesini duyuramadı... Ve sana sahip çıkamadı ya Resûlallah. Ey Sevgili, önceden kız çocuklarını gömerlerdi ya diri diri toprağa... Onlar masumdu ve ben onları hatırladıkça ağlıyorum. Yine gömüyorlar kız çocuklarını diri diri toprağa... Ve simdi anneler, masum olarak değil; günahkâr olarak gömüyorlar çocuklarını toprağa. Anneler Seni anlatmıyorlar çocuklarına. Rabbimizi anlatmıyorlar. İslâm'ı anlatmıyorlar... Kur'an okumayı öğretmiyor çocuklarına anneler... İçim sızlıyor ya Resûlallah. Sen varken gözünü kırpmadan canini feda ediyordu dostların: Anam babam sana feda olsun diyerek gözünü kırpmadan ölüme koşuyordu yiğitlerin. Senin uğruna, Rabbimin uğruna ve İslâm'ın uğruna simdi kimse yasamıyor. Böyle dedim de hepten ümitsiz olmayayım. Senin ümmetine yakışmaz ümitsizlik... Ülkemde olmasa da uzaklarda, Rabbi için, senin uğruna ölenler var ya Resûlallah! Garip kaldık ya Resûlallah! Ne olur ümmetinin hakki için Rabbime yalvar da acısın, merhamet etsin bize. O seni geri çevirmez Biliyorum Yüce Rabbim bizi de geri çevirmez ama; Bizim istemeye yüzümüz kalmadı. Çünkü biz hakikatten çok uzak kaldık ya Resûlallah! Biz hangi cezaları hak etmedik ki... Moda dediler, kız kardeşlerimize pantolon giydirdiler. Erkekler henüz etek giymedi ama; Onlar da kız kardeşlerine özenip saçlarını uzattılar. Kına kokan eller türlü boyalarla süslendi. Kadınlarımız evinin hanimi olup, yavrusuna annelik etmek yerine; Is, ekmek parası dedi, yuvalar yıkıldı. En kötüsü başörtümüze de el uzattılar ya Resûlallah Ve ehemmiyeti kalmadı tesettürün... Amacım şikâyet değil sana ey Sevgili! Acım büyük... Yokluğunun hüznündeyim. Çare değil hiç bir şey. Çünkü anlatamıyorum, dinlemiyorlar beni ya Resûlallah! Onlar Rabbimin de dediği gibi hem kör, hem sağır, hem de kalpleri katılaşmış... Yazık oldu bu ümmete. Sen sahip çık bize. Şefaatini esirgeme ya Resûlallah. Yüce Rabbim: "Habibim!" dedi sana. Senin aşkına yarattı on sekiz bin âlemi... Sen olmasaydın yaratmazdım dedi. Âlemlere rahmetsin sen... Hatem'ül Enbiyasın. Gönüllerin sultanisin. Rabbimizin Sevgilisi. Bize de merhamet dile Rabbimden. Biz göremedik seni ya Resûlallah! Yine de tebessüm eden, daima gülen yüzün geliyor aklıma, Seni hatırladıkça... Ve doyamıyorum ya Resûlallah! "Ümmetim!.." "Ümmetim!..." diyen o tatlı sözlerine. Sen Muhammedü'l Emin'din... Mü'minler de, müşrikler de, münafıklar da, Tüm herkes ayni derecede güvenirdi sana. Sen bu vesileyle almıştın bu güzel ismini: "Muhammedü'l Emin!" Güvenilenlerin en güvenlisi. Oysa bizler ümmetin olarak, hiç güvenemez olduk bir birimize. İçimizdeki güveni sarstılar. Bizi bize yalancı çıkardılar. Aslımızdan, kendi özümüzden uzaklaştırdılar ya Resûlallah! Neden ki ya Resûlallah! Tüm bunlar bize reva mi, cefa mi? Sen edep ve hayâ abidesi idin ey Resûlallah! Sen kimseye kötü söz söylemezdin. İncitmezdin seni incitenleri bile. Kimsenin sözünü kesmezdin, sükût ile dinlerdin. Sen konusunca rüzgâr bile susardı. Tüm kâinat seni dinlerdi. Çok mütevazi bir yaşantın vardı, Bir hurma yeterdi seni doyurmaya. Yırtık olmasa da eski bir aban Üzerine yattığında bedenine izi çıkan eski bir hasırdan yatağın, İçimi yaralıyor ya Resûlallah! Seni bu hâlde gören Hazreti Ömer omuzları sarsıla sarsıla ağladığında sormuştun: "Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?" Ve demişti ki Hazreti Ömer: Ey Allah'ın Resûlü! İranlılar imparatorlarını sarayda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken, Sen ki Allah'ın Resûlüsün... İzin versen de, biz de seni..." Anlamıştın sana söylemek istediğini. Hüzünlü bir tebessüm ile: "İstemez misin ey Ömer, dünya onların olsun, âhiret de bizim..." Tüm insanların dostuydun ve severdin herkesi En çok da çocukları severdin. Demiştin ki: "Büyüklerimize hürmet etmeyen, Küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir." Oysa simdi küçükler büyüklerine ne hürmet ediyor ne de saygi gösteriyor. Büyükler de küçüklerine sevgi ve merhametten yoksun ya Resûlallah! Sen çok cömerttin ya Resûlallah! Evindeki tek hurmayı misafirine ikram edecek kadar. Senden bir şey istenildiğinde "Hayır!" demezdin. "Uhud dağı altın olsa ve benim olsa, Üç günden fazla elimde tutmaz, hepsini dağıtırdım" dediğin geliyor aklıma. Kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdın sen ey Sevgili. Bizler bugün annemize, babamıza, esimize, dostumuza dönüp, Herkesi suçlar, ayıplar, yadırgar olduk. Sen hem anasız hem babasız büyüdün. Yetimliğin acısını onlara özlem duyarak yasadın. Simdi ise ne anaya saygı kaldı ne de babaya... Diyorum ya, her bir şey aslından iyice uzaklaştı ya Resûlallah! Babasız çocuklar dünyaya geliyor. Anneler çocukları kapı önüne bırakıyor. Daha da ileri gidip onların katili oluyorlar. Bir sabah uyandığımda kıyamet kopmuş olacak, Korkuyorum... Ne Rabbimin ne de Senin huzuruna çıkmaya yüzümüz var. Biz çok değiştik ya Resûlallah! Seni seven senin gibi olmalı: Senin gibi Allah'a kul olmalı. Ümmetin için gözyaşı döktüğün zamanlar geliyor aklıma, Oysa biz lâyık olabildik mi Şimdi sana? "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107) NAZLICAN FIRAT
6 days ago
|
|
|
CEMİLEwrote:
ÜŞÜYORUM
Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum Gözlerim parke parke taş duvarlarda Açılıyor hayal pencerelerim Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum Kekik kokulu koyaklardan aşarak Güvercinler ülkesinde dolaşıyor Bir çeşme başı arıyorum Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp Mis gibi nane kokuları arasında Ruhumu dinlemek istiyorum Zikre dalmış her şey Güne gülümserken papatyalar Dualar gibi yükselir ümitlerim Güneşle kol kola kırlarda koşarak Siz peygamber çiçekleri toplarken Ben çeşme başında uzanmak istiyorum Huzur dolu içimde Ben sonsuzluğu düşünüyorum Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum Durun kapanmayın pencerelerim Güneşimi kapatmayın Beton çok soğuk, üşüyorum… Muhsin YAZICIOĞLU
6 days ago
|
|
|
deniz denizwrote:
Cenazeme Gelir misin?
Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Ansızın geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin 'az sonra'lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana gören, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi. 'Daha dün konuşmuştuk ama...' diyorsun. 'Ama nasıl olur!'lar çekip çekiştiriyor iki yakanı. 'Hiç beklenmedik bir ölüm!' 'Vakitsiz' 'Erken!' 'Sürpriz!' İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. 'Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış' dedin. 'Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.' 'Rahmetli...' sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin. İki yakasında da eksiğim İstanbul'un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların. Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Hayret! Ben öldüm bu defa... Şimdilerimin hiçbirine dokundurmadığım, yarından sonrasına bile yaklaştırmadığım ölüm şimdi/m oluverdi. Oysa, oysa...Gitsen de bir gitmesen de bir; bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda. Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüne... Bir sokağın başında. Yol kenarında, gözünü sakındığın mezarlığın giriş kapısında. 'Nasılsa, ölen biri çıkar bu şehirde her gün!' diye kanıksadığın. Adını bile sormaya zahmet etmediğin. Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin. Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte. Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler. Aynı güneş gözlükleri. Ağladığı mı, yoksa ağlayamadığı mı anlaşılmasın diye saklanan gözler. Sanki hayatın ortasında duran ölümü inkâr etmek için göz göze gelmemeler. Sıradan bir cenaze yani. Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim. Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım. Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... . 'Adı neydi.... Hani....!' diye yokluğu kanıksanacak adamı.... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün... Sahnedeyim. Beklerim. En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı. İşte davetiyen: Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız senai demirci doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan 'her nefis ölümü tadacaktır!' yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır. Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir. Senai Demirci "Hayat Bir uykudur, ölünce uyanir insan; sen erken davran öleden önce uyan" Öldüğüm gün tabutum yürüyünce,bende,bu dünya derdi var sanma Bana ağlama,”Yazık-yazık,vah-vah demeŞeytanın tuzağına düşersen vah-vah’ın sırası o zamandır,yazık-yazık o zaman denir Cenazemi gördüğün zaman”ayrılık-ayrılık”demeBenim buluşmam,görüşmem o zamandır Beni mezara koyunca”elveda”demeye kalkışmaMezar cennet topluluğunun perdesidir Batmayı gördün ya,doğmayı da seyretGüneş’le ay’a,batmadan ne ziyan gelir ki? Sana batma görünür amma o,doğmadır,parlamadırMezar,hapis görünür amma can’ın hapisten kurtuluşudur Yere hangi tohum ekildi de bitmedi,yetişmedi?Niçin insan tohumuna gelince bitmeyecek,yetişmeyecek zannına düşüyorsun? Hangi kova suya salındı da dolu olarak,çekilmedi? Can Yusuf’un,kuyuya düşünce niye ağlasın? Bu tarafta ağzını yumdunmu,o tarafta açÇünki artık hay-huyun mekânsızlık aleminin boşluğundadır (Mevlana)
July 1
|
|
|
nazlıcan fıratwrote:
DEĞERLİ ABİCİĞİM.NASIL OLDUNUZ.İNŞ. İYİSİNİZDİR.
RABBİM TEZ ZAMANDA ŞİFANIZI VERSİN İNŞ. A.E.OLUN...SAYGILARIMLA.. ......................................................................................... İki kardeşten biri köyde çobanlık yaparken diğeri şehirde yaşıyordu. Köyde yaşayan “Bu zamanda şehre gitmek, oranın günahlı hayatına karışmak çok kötü. Ben köyün çobanlığını yapayım, günahlardan uzak kalayım” düşüncesi içerisindeydi. Çoban, dağda koyunları, keçileri otlatıyor, bütün namazlarını vaktinde kılıyor, namahreme nazar etmiyordu. Bütün gün zikirle, fikirle, şükürle yaşıyordu. Bir süre sonra manen bir hayli ilerledi, kerametlere bile mazhar oldu. Çoban, şehirde yaşayan kardeşini ziyaret etmek istedi. Otlattığı koyunlarından bir miktar süt sağarak bir bez torbaya doldurup ağzını bağladıktan sonra şehrin yolunu tuttu. Ayakkabı tamircisi olan kardeşinin dükkânına varınca torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak sohbet etmeye başladı. Bu sırada bir bayan gelerek ayakkabısını çıkarıp topuğunu gösterdi. Kardeşi ayakkabıyı tamirle uğraşırken bayan çıplak ayakla beklemeye başladı. Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken ormanda görmediğini gören çobanın zihninde değişik düşünceler oluşmaya başladı. İşte o sırada yukarıdan bir şeyler dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya baktıklarında bunun süt damlası olduğunu anladılar. Çobanın zihni bulanıklaşmaya başladığı anda torbadaki süt de damlamaya başlamıştı. Ayakkabı tamircisi kardeş “İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu insanların içinde veli olabilmekte” dedi. Çoban, “Haklısın kardeşim. Demek senin manen yükselmene mani bu gibi manzaralar” dedi. Ayakkabıcı kardeş, “Nereden çıkardın bende manen yükselme olmadığını?” diye sordu. Çoban, “Baksana, bir anda düştüm senin yanında. Sen ise her gün bunlarla yüz yüzesin. Yükselmen mümkün mü?” diye cevap verdi. Ayakkabı tamircisi, “Asıl mesele bunların içinde kendini muhafaza etmektedir. Rabb’ime şükürler olsun ben kendimi şimdiye kadar muhafaza ettim, bundan sonra da muhafaza ederim, inşallah” dedi. Bundan sonra ayakkabı tamircisi kardeş, şehadet parmağını ağzına götürüp dilinin ucuyla ıslattıktan sonra doğruca torbanın süt akan yerine Bismillah diyerek bastırdı. Şıp şıp diye akan süt anında kesildi. Bir anlık sessizliği çobanın feryadı bozdu. Kucakladığı kardeşine “Sen haklıymışsın kardeşim! Asıl mesele, dağ başına kaçmak değil, insanlar içine girmek, onların arasında durumunu muhafaza etmekmiş” dedi.
June 30
|